Aşura Üzerine Düşünceler
Makale 1
“De ki: kör olanla gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”
Kur’an-ı Kerim, En‘âm Suresi, 50)
Şüphesiz göz, Allah’ın insanlara bahşettiği en değerli nimetlerden biridir. Bu hususu ayrıca ayrıntılandırmaya gerek yoktur. Göz, dış dünyada bulunan canlı ve cansız bütün varlıkları algılamamızı sağlar. Ancak tek başına yalnızca görünen ve yüzeyde olanı idrak edebilir; bu ise hakikate ulaşmak için yeterli değildir. Bu sebeple, görülen şeyin insanın kendine özgü düşünme yetisiyle işlenmesi gerekir; ancak bundan sonra gerçek anlamda idrak edilebilir. Hakikat yalnızca görme ile değil, düşünme ile elde edilir.
Bazen fiziksel görme yetisinden mahrum bir insan bile, işitme veya diğer duyular aracılığıyla elde ettiği bilgiyi düşünme yetisiyle analiz ederek hakikate ulaşabilir. Açıkça görülmektedir ki, hakikatin araştırılmasında kişinin fiziksel gözle görüp görmemesi özsel bir fark oluşturmaz. İnsan, düşünme yoluyla kalp gözünü açabilir ve gerçeği idrak edebilir; insanın yaratılış gayesi olan manevi kemale ulaşmanın temel şartı da budur.
İmam Hüseyin’in Aşura günü gerçekleştirdiği kıyam, düşünmenin zorunluluğunu ve hakikate ancak bu yolla ulaşılabileceğini ortaya koymuştur. Bütün ihtişamına rağmen, bilgi dahi düşünceyle yönlendirilmediği sürece hakikatin idrakinde fayda sağlamaz. Hakikat görüşü perdelenmiş âlimler ve bilgileriyle insanlığa zarar verenler, düşünsel tefekkürle diriltilmemiş bir ilmin kurbanı olmuşlardır.
Kerbelâ hadisesi, tüm toplumların ve nihayetinde İslam ümmetinin en temel probleminin çözüm yolunu açmaktadır: hakikatin idraki problemi.
Somut bir örnek vermek gerekirse, Gadir-i Hum hadisesinin ihmal edilmesinin ve orada ilan edilen ilahî emrin zamanında tam olarak hayata geçirilmemesinin sebeplerinden biri de tam olarak budur: düşüncenin terk edilmesi ve şahid olunan açık bir hakikatin idrak edilememesi.
O olaya şahit olan yüz binden fazla mümin, eğer biraz olsun düşünse ve aklî tefekkürlerini işletmiş olsaydı, Peygamber’in vahiy kaynaklı sözlerinin anlamını idrak eder ve hakikatin yanında yer alırlardı.
Gadir-i Hum hadisesinin doğru anlaşılamaması ve içindeki hakikatin idrak edilememesi, Emevîlerin Müslümanlar üzerinde hâkimiyet kurmasına yol açtı. Yezid’in iktidara gelişiyle birlikte İslam son derece tehlikeli bir sürece girdi. Bu noktada Müslümanların düşünceden uzaklaşması ve tefekkürü terk etmesi, din olarak İslam’ın öz varlığını dahi tehdit eder hale getirdi.
İmam Hüseyin, kendisini, ailesini ve en yakın dostlarını feda ederek insan bilincini etkiledi, vicdanı uyandırdı ve aklı harekete geçirdi. Sonunda Müslümanlar uyandı ve en azından şu hakikati fark ettiler: Eğer hilafet gerçekten İslami ise, neden başında Yezid vardır? Eğer İslami değilse, Yezid’e neden biat edilsin?
Gerçekten de bu hakikatin idraki sayesinde İslam’ın sahih yolu açıkça ortaya çıktı. Bu büyük bir fedakârlıktı; ancak şu bir gerçektir ki, insan düşünmezse hakikat perdelenir. Bu perdenin kaldırılması, gerçeğin ortaya çıkarılması ve doğru yolun korunması için bu yolda olanlar, başkalarının sapmaması adına kendilerini feda ederler.
Öz itibarıyla bu, İmam’ın ilahî misyonudur: dini, hakikati ve doğru yolu muhafaza etmek ve insanların bunlardan yararlanarak kemale yönelmesini sağlamak. İmam, bütün bunların koruyucusudur; gerekirse kendi canı pahasına bile.
“De ki: kör olanla gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”
Kur’an-ı Kerim, En‘âm Suresi, 50)
Bu ayet, düşünmenin önemini son derece yalın bir şekilde açıklar: Eğer insan düşünceyi kullanmazsa, gören ile kör arasında nihai olarak büyük bir fark kalmaz. Hakikate ulaşmak için düşünmek tek başına yeterlidir.
Namık Babahanov