Aşura Üzerine Düşünceler
Makale 2
“İçinizde sizi günahtan alıkoyacak, ‘rüşd’e (aklın kemale ermiş hâline) ulaşmış hiç kimse yok mu?” (Kur’an-ı Kerim, Hûd Suresi, 78. Ayet)
Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük ve en kıymetli nimetlerden biri, iyiyi kötüden, doğruyu eğriden, hakkı batıldan ayırt etme kabiliyeti ve gücüdür. İnsan aklı, özünde bütün bunları gerçekleştirebilecek kapasiteye sahiptir. Elbette kişinin bu ilahî nimetten ne ölçüde yararlanacağı ya da ondan hiç yararlanıp yararlanmayacağı, tamamen kendisine bağlıdır.
Yüce Allah hiç kimseyi akıldan mahrum bırakmamıştır. İnsan, yaratılışı gereği akıl sahibi olarak dünyaya gelir. Ancak insanlar arasında aklını kullananlar da vardır, kullanmayanlar da.
İnsan aklını düşünmek suretiyle kullanmaya başlar. Yaptığı işleri, çevresinde meydana gelen olayları ve atacağı adımları değerlendiren; hareket etmeden önce düşünüp tartan kişiler akıllarını kullanan kimselerdir. Düşünmek, aklın belirli bir konu üzerinde faaliyet göstermesidir. Hatırlamak, karşılaştırmak, plan yapmak ve sonuç çıkarmak düşünmenin farklı biçimleridir.
Düşünmenin daha ileri bir merhalesi tefekkürdür. Tefekkür, sistemli ve derin düşüncedir. Araştırma, anlama, sonuç çıkarma ve hakikate ulaşma arzusunu ifade eder. Bu yönüyle sıradan düşünmeden daha kapsamlıdır.
Bundan daha yüksek bir mertebe ise hikmettir. Hikmet; olayları kavrama, onların görünen ve görünmeyen yönlerini anlama, sebeplerini ve amaçlarını idrak etme, elde edilen bilgiyi doğru ve yerinde kullanabilme yeteneğidir.
Hikmetin de ötesinde yer alan bir makam vardır ki Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde buna “Rüşd” denilmektedir. Rüşd, aklın erişebileceği en yüksek kemal derecesidir. Bu merhalede insan yalnızca hakikati tanımakla kalmaz, onu karakterinin ve hayat tarzının temeli hâline getirir. Bu, aklın zirvesi ve olgunluğunun nihai sınırıdır. Esasen akıl kemale erdiğinde insanın amelleri de kemale erer.
Hak ile batılı ayırt etmek ve ardından hak tarafında yer alarak onu fiilen takip etmek son derece önemlidir. Ancak birçok insan, hakkı batıldan ayırabildiği hâlde yine de batılın safını tercih eder. Üstelik sadece hak tarafında bulunmak da yeterli değildir. Asıl önemli olan, son nefese kadar hak yolunda sebat etmek, ona ihanet etmemek ve dünya hayatını hakka sadık kalarak tamamlayabilmektir. İnsan, aklın zirvesi olan rüşde yaklaştıkça Hakkı daha net görür ve onun safında daha sağlam durabilir.
Daha önce de belirtildiği gibi aklın insanda bulunması fıtrîdir; çünkü akıl, ruhun tezahürlerinden biridir. Ancak bu durum, akla sahip olman her kesin tek başına hak ile batılı ayırt edebilmesi anlamına gelmez. Bu kabiliyet insanda bir potansiyel olarak vardır; fakat onu kullanıp kullanmamak tamamen kişinin iradesine bağlıdır. İnsan ancak aklını kullanarak zirveye ulaşabilir.
İnsan hayatının sonuna kadar aklını kullanmalı ve sürekli olarak bu zirveye yönelmelidir. İnsan, Allah’ı, O’nun yolu olan dini ve peygamberlerini akıl vasıtasıyla tanır.
Kur’an-ı Kerim’de rüşd ve onun çeşitli tezahürleri hakkında birçok ayet bulunmaktadır. Bazı yerlerde “rüşd” kelimesi doğru yol ve hakikat anlamında kullanılmıştır. Böylece Allah Teâlâ, insanlara hakikati özgürce keşfedebilmeleri için bu gücü verdiğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle rüşd, bazen ortaya çıkardığı sonucun adıyla da anılmıştır.
İnsan aklı böylesine güçlü olduğu için dinî literatürde akıl “iç peygamber” olarak da nitelendirilir. Kur’an-ı Kerim’in düşünmeye ve tefekküre büyük önem vermesinin sebebi de budur.
İnsan düşünmezse, tefekkürden uzak durursa ve sadece başkalarının sözleriyle yetinirse rüşd makamına ulaşamaz. Bunun sonucunda hak ile batılı ayırt edemez; ayırt etse bile hakkın safında yer alamaz. Hatta hak tarafında yer alsa dahi sonuna kadar ona sadık kalamayabilir; geri çekilebilir veya ona ihanet edebilir.
Kerbelâ faciası da doğrudan akıl ve düşünceyle ilişkilidir. Aklını kullanan, düşünen ve tefekkür eden bir insan, Müslümanların kendi Peygamberlerinin torununu öldürmesinin ne kadar korkunç bir suç olduğunu kavrar. Kerbelâ faciasına sebep olanlar akıllarını nefsî arzuların ve dünyevî menfaatlerin esiri hâline getirmemiş olsalardı, İmam Hüseyin’in neden kıyam ettiğini düşünür, hak ile batılı ayırt eder, hak tarafında yani İmam’ın safında yer alır ve bu trajediyi önlerlerdi.
İmam Hüseyin’in Aşura günü Kerbelâ’da yaşadığı büyük musibeti, Medine’den Kerbelâ’ya, oradan Kûfe ve Şam’a, ardından yeniden Kerbelâ ve Medine’ye uzanan yolculuğu ve genel olarak İmam Hüseyin’in kıyamını anlayabilmek için rüşde, hikmete, derin tefekküre ve en azından düşünmeye ihtiyaç vardır.
Bu suçu işleyenler, akıl nimetini gereği gibi kullanmayan ve aklın değil, nefislerinin ve dünyevî çıkarlarının peşinden giden kimselerdi. Akıl onları hakikate çağırıyordu; fakat onlar hakikati gördükleri hâlde ona uymadılar.
Bugün de durum çok farklı değildir. Düşünen ve tefekkür eden insanlar, Kerbelâ faciasına veya onun için matem tutanlara karşı çıkmazlar. Çünkü Kerbelâ yalnızca tarihî bir olay değil, hak ile batılın kesin biçimde birbirinden ayrıldığı bir mekteptir.
Kerbelâ faciasını gerçekleştirenlerle bugün onu anlamak istemeyenler aynı tehlikeyle karşı karşıyadır: Akıl nimetini gereği gibi kullanamama tehlikesi. Aklını kullanan, düşünen ve rüşde doğru ilerleyen insan hakikati daha açık görür, günahtan uzak durur ve hak yolunda daha sağlam durmaya gayret eder. Kerbelâ’daki olayların her safhası insanı düşünmeye sevk eder, onu derin tefekküre daldırır ve Allah’ın insana verdiği hak ile batılı ayırt etme gücünü uyandırır. Sonunda bu süreç insanı rüşde ulaştırır.
İmam Hüseyin, düşünmeyi ve tefekkürü terk ederek dinini kaybetme noktasına gelen bir toplumun gafletine son vermek için kıyam etti. İnsanların kendi akıllarıyla düşünmeleri, tefekkür etmeleri, hak ile batılı ayırt etmeleri, doğru yolu görmeleri ve o yolda ilerlemeye devam etmeleri için ayağa kalktı.
Kısacası, İmam Hüseyin’in kıyamı hak ile batılı birbirinden ayıran bir kıyamdır. Fakat bunu anlayabilmek için aklı kullanmak, düşünmek ve tefekküre yönelmek gerekir.
Her ne kadar bütün insanlar rüşde ulaşma potansiyeline sahip olsalar da uygulamada herkes buna erişemez. Ancak insan, aklını kullanarak düşüncenin en yüksek mertebelerine yükselebilir ve birçok hakikati idrak edebilir.
Düşünceden uzaklaşmak, insanı Allah’ın en büyük nimetlerinden mahrum bırakabilir. İnsan, hak ile batılı ayırt etme yeteneği olan aklını kullanmazsa yaratılış gayesine doğru değil, onun ters istikametine doğru ilerleyebilir. Bu ise henüz hayattayken ölü olmak demektir. Oysa Allah insanı ölümden sonra da yaşayabilmesi için yaratmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lût, kavmini günahtan alıkoymaya çalışırken tam da bu ilahî nimeti hatırlatır: “İçinizde sizi günahtan alıkoyacak, ‘rüşd’e (aklın kemale ermiş hâline) ulaşmış hiç kimse yok mu?” (Hûd Suresi, 78. Ayet)
Yani hak ile batılı, iyi ile kötüyü, helal ile haramı ayırt edebilen insan doğru yoldadır. Bu yolun ilk basamağı akıl ve onu kullanabilme yeteneğidir. Aklını geliştiren ve onu kemale doğru yönelten kişi, hakikati daha açık görür, günahtan uzak durur ve doğru yoldan kolay kolay sapmaz. Hayatın anlamı yalnızca akla sahip olmakta değil, o aklı etkin ve işlevsel hâle getirmektedir.
Namiq Babakhanov