İslam Birliği
Rebîülevvel ayının 12’sinden 17’sine kadar olan dönem, birçok Müslüman çoğunluklu ülkede ve Müslüman topluluklarında İslam Birliği Haftası olarak anılmaktadır. Bu fikir, Hz. Muhammed’in doğum tarihine ilişkin rivayetlerde bulunan farklılıkları bir ayrılık sebebine dönüştürmek yerine, Müslümanlar arasındaki kardeşliği ve karşılıklı saygıyı güçlendirecek bir fırsata dönüştürmek amacıyla İslam âlimleri ve düşünürleri tarafından ortaya atılmış ve geliştirilmiştir.
Sünnî gelenekte Rebîülevvel ayının 12’si, Hz. Muhammed’in doğum tarihi olarak yaygın biçimde kabul edilirken, Şiî gelenekte ise Rebîülevvel ayının 17’si, geleneksel olarak onun doğum tarihi kabul edilmektedir.
Her şeyden önce şu hususun anlaşılması önemlidir: İslam birliği yalnızca modern bir siyasi düşünce değildir. Bunun temeli doğrudan Kur’an’da bulunmaktadır: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Kur’an, Âl-i İmrân, 3/103)
Bu ayet yalnızca çatışmadan kaçınmaya yönelik bir çağrı değildir. Kur’an, Müslümanları kendilerini bir arada tutan ortak temele sımsıkı sarılmaya çağırmaktadır. Aynı ayetin devamında şöyle buyurulur: “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız da O, kalplerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Kur’an, Âl-i İmrân, 3/103)
Dolayısıyla kardeşlik, yalnızca bireyler arasındaki toplumsal bir anlaşma değildir. Kur’an onu aynı zamanda Allah’ın bir nimeti olarak sunmaktadır. Başka bir yerde Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edin.” (Kur’an, Enbiyâ, 21/92)
Bir başka sûrede ise şöyle buyurulur: “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden sakının.” (Kur’an, Mü’minûn, 23/52)
Böylece Kur’an, İslam toplumundan tek bir ümmet olarak söz etmektedir. Bu ortaklık her şeyden önce tevhid, nübüvvet, Kur’an, Allah’a kulluk ve ortak dinî misyon temelinde şekillenmektedir.
Ancak burada önemli bir açıklama yapmak gerekir: İslam birliği, Müslümanlar arasında hiçbir farklılığın bulunmaması anlamına gelmez.
İslam tarihi boyunca farklı fıkıh, kelâm ve hadis ekolleri ortaya çıkmış; belirli tarihî olayların yorumlanması konusunda da farklı yaklaşımlar gelişmiştir. Bu farklılıklar varlığını sürdürebilir ve ilmî olarak incelenebilir.
Fakat farklılık ile düşmanlık arasında muazzam bir fark vardır. İlmi bir görüş ayrılığı hakaret olmaksızın var olabilir. Kelâmî bir ihtilaf nefret olmaksızın sürdürülebilir. Fıkhî konulardaki farklılıklar kardeşlik bağlarını ortadan kaldırmadan da var olabilir.
Bu nedenle vahdet yani İslam birliğini, farklılıkların ortadan kaldırılması olarak değil; ilmî ve mezhebî çeşitliliği koruyarak İslam ümmetinin birlik içinde olması şeklinde anlamamız gerekir.
Bir Şiî’nin Şiî olmaktan vazgeçmesi gerekmez. Bir Sünnî’nin de Sünnî olmaktan vazgeçmesi gerekmez. Ancak hiç kimse kendi mezhebî aidiyetini başka bir Müslümana karşı düşmanlık sebebine dönüştürmemelidir. İşte ilmî görüş ayrılığı ile dinî düşmanlık arasındaki sınır tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.
Kur’an yalnızca Müslümanları birbirlerinden ayrılmamaya çağırmakla kalmaz; aynı zamanda iş birliği ilkesini de ortaya koyar: “İyilik ve takva konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah ve düşmanlık konusunda yardımlaşmayın.” (Kur’an, Mâide, 5/2) Bu ayet, Müslümanların ortak hayra hizmet eden konularda birlikte hareket edebileceklerini göstermektedir.
Muhtaçlara yardım etmek, eğitim faaliyetleri yürütmek, hayır ve yardım çalışmaları yapmak, aileyi korumak, genç nesillerin yetişmesine katkıda bulunmak, yoksullukla mücadele etmek ve toplumsal açıdan fayda sağlayan diğer alanlar iş birliği yapılabilecek sahalardır.
Aynı zamanda iş birliği, kişinin kendi dinî kimliğinden vazgeçmesini gerektirmez. Kendi inançlarımızı ve kanaatlerimizi koruyarak ortak iyilik için birlikte çalışabiliriz.
İslam birliği yalnızca siyasi anlaşmalar yoluyla kurulamaz. Birlik, öncelikle ahlakla, yani bireyin ahlaki karakteriyle başlar: “Müminler ancak kardeştir. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Kur’an, Hucurât, 49/10)
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Kur’an yalnızca müminlerin kardeş olduğunu söylemekle yetinmez. Bize aynı zamanda pratik bir sorumluluk yükler: “Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”
Başka bir ifadeyle Müslüman, yalnızca kendisinin düşmanlıktan uzak durmasıyla yetinmemeli; insanlar arasındaki anlaşmazlıkları gidermeye ve onları barıştırmaya da gayret etmelidir.
Dolayısıyla birlik basit şeylerle başlar: insanın kullandığı sözlerle, başkalarına nasıl davrandığıyla, farklı bir görüşe saygı gösterebilmesiyle, hakaretten uzak durmasıyla, düşmanlığı yaymayı reddetmesiyle ve ilmî tartışma ile kişisel nefreti birbirinden ayırt edebilmesiyle.
Gerçekten İslam birliğinden söz etmek istiyorsak, onu yalnızca güzel bir slogan olarak görmemeliyiz. Birliğin pratik bir içeriği olmalıdır.
Birincisi, mezhebi ne olursa olsun Müslümanlar arasında karşılıklı saygı anlamına gelir.
İkincisi, diğer Müslümanların saygı duyduğu kutsal şahsiyetlere ve dinî sembollere hakaret etmekten uzak durmak anlamına gelir.
Üçüncüsü, farklı İslam ekollerinin temsilcileri arasında ilmî diyaloğun geliştirilmesi anlamına gelir.
Dördüncüsü, Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in mirasına ortak bir zeminde yönelmek anlamına gelir.
Beşincisi, toplumsal meselelerde iş birliği yapmak; yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, eğitimi desteklemek, hayır faaliyetlerini geliştirmek, aileyi korumak ve toplumu güçlendirmek anlamına gelir.
Altıncısı, tekfirden, yani başka bir Müslümanı temelsiz biçimde kâfir ilan etmekten uzak durmak anlamına gelir.
Yedincisi, İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu ortak sorunlar karşısında karşılıklı dayanışma göstermek anlamına gelir.
Ve nihayet sekizincisi, farklılıkları düşmanlığa dönüştürmeden kişinin kendi mezhebî mirasını ve kimliğini koruması anlamına gelir.
Bazen şu soru sorulabilir: “Eğer birlikten söz ediyorsak, bu Şiîler ile Sünnîler arasındaki farklılıkların ortadan kalkması gerektiği anlamına mı gelir?”
İslam birliği, farklı ekollerin tarihî ve ilmî mirasının ortadan kaldırılmasını gerektirmez. Şiî geleneğin kendine özgü kelâmı, fıkhı, hadis geleneği ve entelektüel mirası vardır. Aynı şekilde Sünnî ekoller de zengin bir kelâmî ve hukukî mirasa sahiptir.
Kişinin kendi kimliğini ve geleneğini koruması doğaldır. Sorun, kişinin bu kimliği başka birini aşağılamanın ve küçük görmenin temeline dönüştürmesiyle başlar.
Bu nedenle önemli bir ilkeyi şöyle ifade edebiliriz: Birlik, kimlikten vazgeçmek değildir. Birlik, düşmanlıktan vazgeçmektir.
Hz. Muhammed, insanları tevhide, Allah’a kulluğa, adalete, merhamete ve ahlaki erdeme çağırmıştır. O, ortak inanç ve ortak sorumluluk temelinde birleşen bir toplum meydana getirmiştir.
Bu nedenle İslam Birliği Haftası bize yalnızca Hz. Muhammed’in doğum tarihini değil, aynı zamanda onun peygamberlik misyonunun gayesini de hatırlatmalıdır.
Eğer Hz. Peygamber’i seviyorsak, onun öğrettiği değerlere bağlı kalmaya gayret etmeliyiz. Bu değerler arasında kardeşlik, adalet, merhamet ve saygı bulunmaktadır.
İslam Birliği Haftası takvimde yer alan yalnızca birkaç günden ibaret değildir. O, bizi bizi birleştiren şeyler ve bizi birbirimizden ayırma potansiyeline sahip unsurlar üzerine düşünmeye davet eden bir fırsattır.
Rebîülevvel ayının 12’si ile 17’si arasındaki farklılık, İslam tarihinde Hz. Muhammed’in doğum tarihine ilişkin farklı tarihî rivayetlerin bulunduğunu göstermektedir.
Ancak önümüzde her zaman bir tercih bulunmaktadır: Farklılığı bir çatışma sebebine dönüştürebiliriz. Ya da onu karşılıklı saygı için bir fırsata dönüştürebiliriz. İkinci yol, İslam kardeşliğinin ruhuna daha uygun olan yoldur.
Fıkhî meselelerde farklı düşünebiliriz. Farklı kelâm ekollerine mensup olabiliriz. Belirli tarihî olaylar hakkında farklı değerlendirmelere sahip olabiliriz. Fakat bunların hiçbiri, birbirimizi Müslüman ve kardeş olarak görme yeteneğimizi ortadan kaldırmamalıdır.
Bu nedenle İslam Birliği Haftası’nın temel anlamını çok basit bir şekilde şöyle ifade edebiliriz: Birlik, farklılıkların yokluğu değildir. Birlik, farklılıkların varlığına rağmen düşmanlığın yokluğudur. Ve unutmamamız gereken bir ilke daha vardır: Bir olmak için aynı olmak zorunda değiliz.
Namık Babahanov
Bakü — 2026